3 Mart 2015 Salı

ÇAYIN YANINDA, KONUŞMAK İYİ GİDER

    Akşamınızı bir bardak çay ile açtıysanız sizden şanslısı yok dünyada bilesiniz. Öyle basit bir eylem değildir, olamaz da... Dumanıyla uçup gitmeyen dert var mıdır? diğer her duygu size kalabilir, iyi de olur.

    Nitekim biz de burada böyle yaptık, çokça teknolojiden soluyarak da olsa işte yudumluyoruz, nefesimiz yettiğince okuyup yazıyoruz, anlatıyoruz ve en önemlisi anlamaya çalışıyoruz. Anlaşılmak insanoğlunun en büyük derdiydi ya hani. Son bir yıldır sadece "akademik" olan hayatımın her köşesinde bol bol bilim var iken eksik olan onlarca şeyin yeni farkına varıyorum. Ne yazık bana değil mi?  zavallı bir durumdayım böyle bir halet- i ruhiyyeye sahip olanınız varsa tavsiyemdir, acilen kıyısından dönün ve elinize bir kitap alın, bir konsere gidin bir oyun izleyin, hiç birini yapamıyorsanız alın karşınıza birini de derdini dinleyin. İnanın bu bile size çok şey katar. Fıtratımızdandır en kötümüz bile bir çözüm arayışı içine girer bir sorun karşısında aslında, ya da ben Polyanna' ya kendimi çok mu kaptırmışım demeliyim?

    Şimdi bir yudum daha çaydan....İnsan ilişkilerinde gereken o anlayışı fazla  zorladığımı düşünsem de her ne kadar, hala hamam ve tas olduğu yerde ( bu sözü hiç anlamamışımdır). Konuşup, dinlerken mutlu olmalı insanoğlu...Düşünün en son diyalog kurup mutlu olduğum kişi 5 yaşında bir çocuktu ve tam olarak günlerden pazardı (2 gün önce). Market alış- verişinden dönerken arabanın tekerleğine sıkışmış çöp torbalarını tekmeleyip içindeki her şeyi dağıtan sarı saçlı " tombul" bir erkek çocuğu...Beni görünce duraksadı. Elbette kızmadım ama bir tuhaf karşıladım yüzüm şekilden şekile girdi eh bir de tekmelediği arabanın  bizimki olduğunu varsayarsak... Karşı apartmanımızda oturur ama yanaklarını sıkıp başını okşadığım olmamıştı hiç, adını bile bilmem ( alın size komşuluk(!)). Elimdeki torbalardan birinde bir çikolata olacaktı dedim kocaman bir paket çikolata, hangi çocuk sevmez ki? Sonra; artık tekmelemezsen ve bundan sonra böyle kötü şeyler yapmazsan birlikte çikolata yiyebiliriz dedim, afallamış kocaman tombul bir surat :) balkondan bize bakan annesine baktı, bana baktı ve çikolataya baktı...Annesi al işareti yapınca ben "bir daha yapmak yok ama" deyince kıs kıs gülmeye başladı, biliyorum tabii ki yapacak ama en azından bir minnakta belki biraz farkındalık uyandrmışımdır belki bininci kez yine aynı tatlılıkla ikaz etmek de lazımdır, olsun efenim olsun yaparım ben. Beraber çikolata yedik, ben arkamı dönmüş apartmanın kapısını açmaya çalışırken dönüp arkama baktım hala bana bakıyordu, dünyanın en güzel duygusu onu gülümseyip bana el sallarken görmekti. O zaman en son kendimi mutlu hissettim. Evet bir ufaklıkla ufacık bir diyalog...ufak ama çok büyük, çok kıymetli.

     Büyüdükçe mi bozuluyoruz , büyüdükçe mi değersizleşiyor gülümseme... Aslında her şey o kadar basit ki, galiba biz fazla  karmaşık hale getiriyoruz. Ne diyelim?

    Bence de bir şey demeyelim, susalım ve çay içelim. Çay içelim ve yazalım. Yazmaktan sonra, eğer etrafınızda varsa konuşabileceğiniz birileri o eylem de ne güzeldir! Selamlar. Hoşça- kalın :)

26 Ocak 2014 Pazar

İNSANIN ÖMRÜ;NAMAZSIZ EZANLA,EZANSIZ NAMAZIN ARASINDADIR

    Başlığı okuyup da ürkmeyen var mı merak ediyorum  açıkçası.Bizler...bir kaç günde bir ölümü belki hatırlayan belki kıyısından köşesinden geçen muhterem faniler...

    Bahsetmek istediğim aslında kısa zaman,kısa hikayelerimiz,kısa ömrümüz (: .hep düşünmüşümdür ben bu dünyadaki insanlar farklı olmalıym diye.Neymiş efendim kaç kişi buralara ne bırakıp gidermiş,ben farklı olacaksam,bırakmalıymışım.Bugüne kadar hep böyle düşündüm.Yoo vazgeçmedim,hayallerim hala benimle ,bırakmamaya da kararlıyım belki de bilim insanı olma sevdam da bundan ileri geliyordur ve o yüzden bu yola başkoymuşumdur.Bilmiyorum ne kadar vaktim var ne yapabilirim ama erken de gidersem bu yazım burda dursun.okudukça beni hatırlarsınız( Ağzından yel alsın  tarzında ifadeleri de şimdi söyleyen vardır ama o da tek gerçekliğimizden hayırlısı olsun denir ve susulur.)


    Neyse efedim;bugün tam 40.gün...benim hayatımın heybetli kadınını,babannemi kaybedeli tam 40 gün oldu.Çok güldük,çok konuştuk,çok sevdik,çok kızdık ve üzüldük ama hiç bir şey umrunda olmadı ve gitti...İşin kötü tarafı bir daha bizim kapının eşiği onun muhterem ayaklarının altına dokunamayacak,bana sorarsanız o bile üzgün.89 yaşına kadar yaşamış birine bugün ancak Maşallah derler ama hiç bir ölüm zamanlı gelmez zaten...ya da yaşamaktan hangimiz usanırız da gitmek isteriz ki,yani "çok yaşamışlık" tabirini kurduğum cümlelerin arasından sildim (:

    Biliyor musunuz, gözlerimiz ve kulaklarımız bizi fena halde aldatıyor.Geçenlerde bir evde  cenaze vardı, “başınız sağolsun” dedim ama sadece dedim.Benim acım da olmalıydı ama yeterince inandırıcı gelmedi bana ölüm.Sadece etraftaki insanlar bir bir uğurlanır ama benim evim öylece durur.Aksini iddia eden var mı (: ha işte onu diyorum her şey yaşanınca anlaşılır...Ve ben,yaşayınca anladım ki insanlar aslında sadece içlerindeki acıya odaklı,başka olup biten her şey çok da etkili ve önemli değil...

    Hangi 89 yıl? Biz daha 25 yıldır beraberiz,yaşamamışlığa vursanız 1 gün bile etmez ve benim daha onunla yapacak bir sürü planım vardı,daha dedikodularımız bitmedi,daha beraber  yeterince oturup konuşamadık,daha evleneceğim adamla bile tanışmadı nereye gidebilirdi bu kadar kısa sürede....

    Daha fazlasını ben anlatamıyorum ki...


    Sevdikleriniz yanınızdayken kıymetini bilin, “keşke”leriniz kalmasın hiç (: bir de dua edin,gitseler de yapacak bişeyler hala var...teslim edene kadar,dilinizin ruhsatı hala sizde.

13 Haziran 2012 Çarşamba

'Ortak bir şeyler var aslında'


  Benim değil sadece, insanlığın en büyük sorunu anlaşılamamaktır, iddia ediyorum,ısrar ediyorum...tüm bunların yanında bazen de kendimden nefret ediyorum.

  İyi ki diyorum, yazarken ses tonum da devreye girmiyor, beni rahat bırakıyor, bazen ondan bile sıkılıyorum.Anlatmaya çalışırken sarfettiğim  çaba, anlamaya çalışırken sarfettiğimden daha çok. Dengesizlik kök salmış hayatımın derinliklerine işlemeye devam ediyor. 2 bitkiyi aynı saksıya ekerseniz, biri diğerini saf dışı bırakıp  hiç bir şey olmamış gibi büyümeye devam eder...Peki ben kiminle aynı yerde büyümeye çalıştım ? Saf dışı bırakılmayı kendim seçmişim aslında...

  Kişi ne istediğini bilmeli önce dedim, boşverdim yine başa döndüm. İstediğini her zaman alamazmış insan.Sınavım kaç  saat, kaç  dakika daha sürecek acaba...yanıma aldığım  2 kalem bitmek üzere.İşin kötüsü silgim daha da çabuk bitecek gibi...sildiklerimin geri döndüğünü de hesaba katarsak, boşa bu çabam farkındayım. En güzeli kağıtları yırtıp atmak, hatta yakmak.

  Beynimi bir güzel  yiyip, bana bir şey bırakmayan kurtçuklarıma selam olsun ! Derdim aslında kendim, hep söyledim. Ülkem halk otobüslerinin rengini , durun durun! TONUNU tartışadursun, biz de farklı alemlerde gezinmeye devam edelim,  hepimizin yeni çıkışlar  bulmaya ihtiyacı var hep nasıl olsa... 
  Son olarak seçme özgürlüğümü alnından öptüm ! nerdesin sen, nereye kayboldun yine ?

4 Haziran 2012 Pazartesi

kısa kısa


  Yazmaya süresiz ara vermiştim  bundan çok da uzun olmayan bir süre önce.Geçmişe bir bakış fırlatıp durunca gördüm yine kelimelerin arasında kaybolmak en güzeli.Bahsim ben,sen ,o değil..biz hiç değil.Öyle ya insan yoktan var edemez,  kalkıp 3 bardak kahve içmek en güzeli,onu da yazımın bitimine saklıyorum.

  Telefonumdan ciddi ciddi kurtulmak istiyorum, her 5 dakikada bir bakmaktan sıkıldım,refleks halini aldı sanırım ama hiç hoşuma gitmiyor.Süslü cümlelerden, bu da geçer'lerden, sıkma canını'lardan, daha gençsin'lerden bıkalı çok uzun zaman oldu ama her söylendiğinde kendimi tekrar ediyorum hüznüm başa sarıyor gibi...İnsanlardan kaçıp daralan ruhumu kilometrelerce genişletmek istiyorum, Dünya'mın nefes almaya ihtiyacı var, nefes aldıkça renklerim canlanacak çünkü biliyorum.Çok soldum, çok soldurdum .İnsanın emeğinin karşılığını alamamasının karşılığı var mı ? Bugüne kadar  10 tane papağan alıp yetiştirseydim şu yaptığım saçmalığın yerine belki daha iyi bir iş yapmış olurdum kimbilir...( tamam espriye de son,bu ara olmuyor zaten... )

  Dün karar verdim, bugün bozdum...Yarın yine verip öbür gün tekrar olacak bu.Hangimiz farklıyız ki? Sıfatımın üzerine yüklüyorum bütün suçu,yine yeniden." hayırlısı olsun" larımın bir sonu  geldiğinde oldu işte hayırlısı diyebilecek miyim merak ediyorum.İnsan kaderinden kaçamazmış , savaşmaya cesaretim var,belki bozulur bütün bu kurallar diye... hala dua ediyorum. Farkındalığım  sonsuzluğa dair, haketmeyen huzuru  bulamazmış, haketmedim mi acaba, haketmedik mi acaba...

Gidiyorum, kahvemi elime alıp onunla sarhoş olmayı denemeyi denemek istiyorum, son bir söz çarptı gözüme bakın;
"Ben bir kalp ağrısıyım senin göğüs kafesinde, ağrısını hiç bir zaman hissettirmeyecek olan"

varsa eğer, sevgiyle kalın (:

27 Nisan 2012 Cuma

Kendinden çıkıp kendine varmak yine


  Kelimelerden yol yaptım  önce aklımdan kalbime, sonra kalbimden aklıma…derken uzadıkça uzadı sorguladıklarım, yalnızlıklarım, belli belirsiz  sevdalarım…

  Her defasında koparıp atıyorum köprülerimi kendimle kendim arasına kurduğum, umudum yok ki benim, varlığıma verecek cevabım da… sorularım kadar büyük bir hazinem olamaz artık terkedilmiş benliğime bırakabileceğim. ruhum kadar yakınım yok ama bir o kadar uzağım da yok…Yok oluşu kendime kılavuz edindim, ”bir bardak su içmelik zamanım”… eğer olursa önümde o kadar uzun bir zaman, belki kelimelerim sesine kavuşup benden uzağa akar…

  İnsan önce kendini anlamalıymış öyle mi? Peki beni benden daha bilgesi anlasa olmaz mı, beni bana anlat… cümlenin sonunu getirmeye  cesaretim var mıydı benim ? evet çok şey istiyorum. Gökyüzünün mavisinden  kaçmayı bıraktığım gün, gerçekten sevda ne demek anlamış olurum, anlamış olurum neden  hala bir kaza kurşununa kurban gitmedim ve hala yaşıyorum. Söylesenize ölümsüz olduğunu zanneden sadece ben miyim? Ben  hissederken ruhumum parmak uçlarımdan çıktığını bir gün istemeye istemeye ,  hala bir umut var mı diyecek miyim?
Başa gelmeden bilinmezdi çaresizlik, öğrenilmiş korkularımın arkasına sığınıp onlardan bile yardım istediğim zamanlar…. Ne boş çabam, ne boş ömrüm , ne-boş-ömrüm ..! 

  Baktım yıkabildiğim önyargılarımın evlatları olmuş, onları büyütmeyi reddettim, evlat edindiklerimi de kovdum . Ne zor bir dünya, ne zor insanın ister istemez üyelik ettiği   kalabalıklarla geçinmek, eksik bırakıldığımızda sözsüz beste gibi, şikayet edememek… ve sonra baktık bizden “biz” olmuş mu diye… beğenmedik;  üzülüp , bir de üzerine buruşturup  çöpe attık yenilerini yapalım diye… insan’ dık, hata yapardık ve bütün suçu o sıfata güzelce yükler, pek de soru sormazdık.

  Kim, hangi sınıf önde?  Kimin kavgası  bu yürüyüp  giden, kalplerden  duyduğum  bu silah sesleri  hiç susmaz mı, onu bunu bıraktım da, temizlenmesi  gereken Dünya değil ...  birilerinin yazdığı oyunları oynamayı   gerçekten reddettiğim gün ben “ben” olmuş olurum ve  gerçeğin ete kemiğe bürünmüş halleri de yanıbaşımda olur.
 Ama bugün de dinlemem gereken bir şeyler var, bir yerlerde birileri bir şeyler söylüyor : “geç kalmayı sil lügatından…" duydunuz mu?

13 Nisan 2012 Cuma

Yapay denizim var beynimde, bir de sinirim


 Demirlemek zorundaysan kendini olduğun mekana, şehre ya da kişilere;  kafanda git bir yerlere, şöyle açıklık deniz kenarı bir yer olsun…

 Bana verilen en büyük nimetlerden biri galiba hayal kurma  yetisi.  Acemiyim  bu konuda ama başlangıç için hiç de fena sayılmayacak şeyler geçiyor kafamdan. Sıkıldığım zaman atıyorum kendimi beynime, hem belki bir gün aklıma çok değişik birşeyler gelir de zengin olmanın yolunu bulurum kimbilir. ( Tamaaaam peki  sizi de unutmam  ) .
Etrafta ağaçların çiçekleri biz burdayız derken, ilk defa bu akşam bir kafede otururken farkettim onları ben. Güzelliklere mi kapadım gözlerimi bilmiyorum, göz doktoru buna bir çözüm bulabilir mi? Bendeki de güzel bir soru oldu evet.Şöyle :

-şikayetiniz nedir ?
+ııııııı şeyy,  göremiyorum da güzel şeyleri ben.
-Hmmm pembe bi gözlük verelim size.

Muhtemel diyalog böyle olurdu sanırım ne bekliyorum ki.

 Neyse ne anlatıyordum ben? Kırmızı ışıkların vurduğu  ağacın beyaz çiçekleri çok güzel görünüyordu, tam da tepemdeydiler ve bir bardak çayın yanında çok güzel gittiler doğrusu. Ha bir de dostlarla muhabbet…o hiç atlanamaz bir ayrıntı. Bu şehre de bahar geldi ne güzel…

  Bütün bir günün stresini üzerimden bir ağacın alabileceğini  tahmin etmezdim doğrusu. Evet stres, evet ben. Niye mi ? anlatayım; zaten benim bir olaysız günüm geçmez. Bu ülkede en zor olan şeylerden biri neymiş biliyor musunuz? Hemen söyleyim öyle  beyin fırtınasına gerek yok, sıkı durun!

-35 numara  ayakkabı giymek.

 Niye şaşırdınız ki, gerçekten öyle.  Tam 6 tane dükkan gezip bir tane bulamasaydınız, eminim siz de benim gibi düşünürdünüz. Çünkü zaten toplamdaki dükkan sayısı o kadar bu şehirde. Herneyse efendim; sinirlendim dolayısıyla çünkü ben ne zaman neye ihtiyaç duysam, o şey yok olur Yeryüzünden, silinir. Bu gün de onlardan birini yaşadım işte. Aklımdan onlarca komplo teorisi geçti bir anda,  ne yapsam da intikam alsam diye, biyolojik saldırıdan tutun da, dükkanlara TNT koymaya kadar, “ siz misiniz 35 numara ayakkabı  bulundurmayan!! ” . Sonra  yine bir bardak çay beni kendime getirdi. Ama zaten saçmalamıştım, ihtiyacım vardı ( laf aramızda çaykolik bir insanımdır da, annemden geçti genetik olma olsılığı da yoktur bunun ama siz öyle varsayın ). 

Bir defa yazmaya başlayınca aynı anda  birkaç konudan bahsedebilme yeteneğim varmış benim. siz siz olun herşeyinizi vaktinde yapın, sonra böyle benim gibi iki arada bir derede küçücük şehirlerde bir şeyleri arayıp da bulamama durumu yaşamayın. Ha bu arada çay içer misiniz? :) ben içiyorum da….
( Tamam söz inidiricem bunu minimuma, fazlası zararmış, ah anneeeee )

24 Mart 2012 Cumartesi

Bir zamanlardan Bu zamanlara nağmeler


  Onca kelimeyi toparlayıp bir araya getirirken , anlamlı bi cümle kurma gibi bir niyetim yok aslında.Varsın saçma olsun, saçılacağı yere bakıyorum da  alfabenin her hangi  bir yerinden iki harfi gelişi güzel koysam da  olması gereken yerde derin bi manaya bürünecek gibi duruyor.Hazır zaman huzursuzluğı gösterirken, güzel olacak güzel kelimeleri etrafa saçmak...


  Artık kar da yok buralarda  hüzünlerin üzerini kapatacak, sadece gece var uyudukça unutturacak, ne yazık; sadece birkaç saat. O zaman küçük  ama büyük anıları hatırlamanın tam zamanı belki…

  Çok fazla çiçek koklayıp beynimi uyuşturmak istiyorum, ya da denizin mavisine dalıp başka renklere duyarsız kalmayı….mavinin yeri başkadır bende, huzur verir, annemi hatırlatır.

  İlkokuldayken, annem beni okul çıkışında mavi kot gömleğiyle hep aynı ağacın altında beklerdi. Ben çıkınca onu gördüğümde dünyalar benim olurdu, öyle bi mutluluktu ki o tarifini hala bulamadım.Bazen yorgun argın akşam üzeri eve döndüğümde, bana  kapıyı gülümseyerek  açmasını dünyalara değişmem. Bazen gülümsemesine sıcak çay ve poğaça kokusu eşlik eder, sabah kalktığımda patates kızartması....öyle güzel, öyle huzur dolu işte. 

  Babam uzaklardan geldiğinde resim defterimi alıp kucağına koşturmak gibisi yoktu,  ona yaptığım resimleri teker teker gösterip anlatırdım. Topladığım aferinleri hafızama atıp bugünlerde hatırlayacağım aklıma gelmezdi,  aferinlerim beni mutlu ediyor evet, iyi ki çizmişim kocaman kocaman evler ve insanlar diyorum şimdi. Şu zamanlarda yeteneğim de körelmiş resim yapmaktan nefret eden biri oldum. 

Bütün güzellikleriyle hatırlıyorum çocukluğumu ve anılarım iyi ki var galiba.Bu sıkıcı, çekilmez, akla zarar günlerde tek kurtarıcım. Çocukları olanlar ! onlara bu güzelliklerden biriktirmeleri için yardımcı olun olur mu? (:

3 Mart 2012 Cumartesi

"hayırlı işler"


 Günlerden Cumartesi, hala kar yağıyor ve artık bunda  huzur aramalı mıyım bilmiyorum. Sabah uyandığımda  yaptığım ilk iş perdeyi  ardına kadar sıyırıp birkaç dakika lapa lapa yağan karı izlemek oldu, neden bilmiyorum ama dalıp gittiğim sayılı şeylerden biridir, hele ki öyle ahenkle düşüyorsa taneler, hepsinin içine sığdıracak kadar hayal kuruyorum, artık hayal kuruyorum evet 

 Akşamında,  ay ilkdördün ( ilkokuldan hatırlıyorum bu şekillerin isimlerini,sürekli takip ederdim ve değişmedi bu alışkanlığım) ve yanına yakışan şey bir bardak kahve ve yazmak galiba. Bugün, kaldığım eve biraz uzak düşen cumartesi Pazarına gittim, pazara gitmekten hiç hoşlanmayan biri olarak ben, her işimi kendim yapmak zorunda olduğum için, bunu da yapıyorum  mecburen.

  Pazarın girişinde gördüğüm peynirci tezgahı beni o kadar mutlu etti ki tamamdı işte okulda deneyim için lazım olan ufacık bir peyniri alıp evime dönecektim. (Bir peynir için ne işin vardı da pazara kadar gittin madem diye soranları duyar gibiyim ama köy peyniri  lazımdı , o öyle her yerde bulunmaz :D  ) Bu buz gibi havada makul olan, dışarıda hızlı hareket etmektir, en azından bence öyle. Tezgaha yaklaşıp hayırlı işler diledikten sonra köy peyniri bulunup bulunmadığını sordum. Evet cevabını alınca 100 gram istedim. Tezgahtaki amca yüzüme tuhaf tuhaf bakıp :

-bu kadar az peynirle napılır ki kızım?
+ okulda bi deneyde kullanıcam da amca, fazlasına gerek yok
-Ne deneyiymiş o?
+ hani bu peynirlerin, çiğ sütlerin içlerinde mikroorganizmalar vardır ya gözle görünmeyen zararlı olabilen, onların sayımıyla ilgili bi deney.

(Amcamın gözleri yerlerinden fırlamakla fırlamamak arasında gidip geldi )

-olur mu öyle şey, peynirde ne arar o dediğinden ,size bunları mı öğretiyolar ?

   Amcama bunun kötü bir şey olmadığını sabırla anlattım, çok şükür ikna oldu da peyniri aldım.  Yoksa yediğim yumrukla mor bir gözle de eve dönebilirdim, çok şükür uzlaşmaya vardık. 

 Pazarda 55-60 yaşlarında tonton bir patates satan teyzem de var benim. Gelmişken onu görmemek de olmazdı tabi, hiç üşenmeden pazarın en sonuna kadar yürüdüm. Yarıyıl tatilinden önce görmüştüm en son, ne zaman pazara gitsem ondan patates almadan geri dönmem, bendeki bahane tabi öyle güzel bir diyalog var ki aramızda maksat muhabbet. Yaklaşınca yanına farketti beni  , kocaman bi gülümsemeyle karşıladı,  hal hatır derken 10-15 dakika sohbet ettik,  onunla ahbaplığım geçen yıla dayanır. Yine zoraki pazar alışverişlerinden birinde güzel bir muhabbete başlamıştık. Bir sonraki hafta gittiğimde yine beni tanıması bana garip gelmişti ama mutlu da olmuştum. Zaten oldum olası böyle orta yaşlı ya da yaşlı kadınlarla muhabbet etmeye bayılırım nedense.  Patatesimi de aldım her zamanki gibi, bana bir de yapma gül verdi. Bugün dünyanın en mutlu insanı benim , başkası olamaz. Geri döndüğümde o peynir aldığım tezgahın önünden geçerken kafamı kaldırıp baktığımda o amcam da sağolsun gülümsedi özür diler gibi… Ya da ben öyle algılamak istedim, herneyse.

  Anlattım da anlattım yine  güzel bir gündü benim için,  her durumda bir parça sabırlı olmam gerektiğini  biliyordum da teorikti bu, bugün pratiğe de döktüm ,güzel bir şey tavsiye ederim. Ha bu arada pazardaki ahbaplarım çoğalıyor , neden bunca zaman gitmemek için ısrarcı oldum acaba :D ömrümün kayıp yıllarına bir gülümseme fırlatarak izninizi istiyorum , huzurla kalın (:

20 Şubat 2012 Pazartesi

Bir de buradan bakalım


 Dikkatinizi çekmiştir, Bugünlerde ortalık tarih filmlerinden dizilerinden geçilmiyor. Az çok tarih bilgisi  olan da , neyin doğru neyin yanlış olduğunu yine az çok  değerlendirebilir, tıpkı benim gibi…

 Pek tarih seven biri değilim ama bir tarihçinin ağzından her hangi bir konuyu dinlemek ya da onunla birlikte eleştirisini yapmaktan büyük zevk duyarım.Televizyonda amaçsızca "fink" atan o meşhur diziyi hepiniz bilirsiniz. Açıkçası çok hoşnut olduğum bir model değildir ve tarafımdan negatif yönde birçok eleştiriye maruz kalmıştır.Yayınlandıktan bir müddet sonra uğradığım bir kitapçıda Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını anlatan kitapları dizi dizi görünce çok şaşırdım.Umuyorum ki  çok okunan kitaplar arasına girmeyi başarmıştır.Çünkü sadece televizyondan izleyip de ;

- a aaaa bak şuna pis kadın,iğrenç herif!!!

diye nidalar attığımız karakterler pek de gerçeği yansıtmamakta (özellikle giyim tarzları :D )

  Bugünlerde yine meşhuuuur "Fetih 1453"  isimli İstanbul'un fetihini konu alan film vizyonda ve en son takip ettiğim kadarıyla iyi de bir seyirci sayısına ulaşmış. Baştan söyemeliyim henüz izlemedim  ve yorumum daha çok halkımız ve bu tarz  filmler üzerine. Fazıl Say'ın film müziklerini yapmayı reddetmesi ve gerekçesi aslında bana komik geldi.Daha çok bununla ilgili fikrimi söylemek istiyorum.Sebep;  Türkler in ,diğer milletleri hiç düşünmeden  böyle bir film ortaya çıkarmalarıymış efendim. Şöyle ki; izlenen filme sadece Türkler sevinecekse, başkası niye seyretsinmiş …. ve daha bir düzine saçmalık. 

  Bunca yıl Osmanlıyı katil diye anlatan o batılı senaristler ve yazarlar da bu mantıkta olduğu için şu anda Türkler dünyada aynı izlenimden kurtulamıyor sayın çok bilmişler !  ama sanırım bunu  anlayabilen insan sayısı çok az ve zaten bu da bahsi geçen kişinin ilk tartışmalı olayı değil, alışkınız zira.
  Dediğim gibi filmi izlemedim  ve sırf ne ortaya çıktığını merak ettiğim için en kısa zamanda izlemeyi planlıyorum. Tarih konulu filmler yapmakta bence biraz geç kalmışık zaten ve  umuyorum, acısını çıkarır  nitelikte yeni filmler bizi beklemekte...Avrupa açısından bakarsak olaya az bile yapıyoruz, sefamız olsun diyorum….diyorum ve konuyu kapatıyorum (:

6 Şubat 2012 Pazartesi

Bir çeşit oyun olmalı bu


Şu konuşamadığım zamanlardan nefret ediyorum.İnsanın bazen söyleyecek birkaç kelimeye muhtaç olması ne garip…

Dünyada söylenmemiş hiçbir kelime ve  bir kelimenin karşılayamadığı hiçbir duygu yok derler ama var işte, yoksa ölüm karşısında nasıl susar insan, nasıl söyleyecek bir şey bulamaz. Demek ki var ve henüz bunu karşılayan bir teselli cümlesi yok,bulunamadı ve asla bulunamayacak. Israrla yok diyenlere sesleniyorum:  bukadar emin konuşmayın  !


İnsanoğlunun sustuğu anlar sayılıdır aslında, ya menfaati için susar, ya da sevdiği kırılmasın diye…ya çok bildiği için, ya bir şeyden haberi olmadığı için. Bu bahsettiğim çok başka , bir yığın kalabalık içinde insanı her nasılsa yalnız hissettiren, elinde sonunda onu bekleyen sonun nerede ne zaman onu bulacağına dair düşünmeye sevk eden, bir şekilde felaket senaryoları yazmasına sebep olan durum…

Yakınımızdayken hiç gitmeyecekmiş gibi duran insanlar da bir  gün  ebediyen yok olabiliyor ve glümsemelerini sadece fotoğraflarda görebiliyoruz artık.En güzeli, herşeyin kıymetini bilmek, sadece bilmek ve gerisini pek de düşünmemek. Bugün öyle uzata uzata yazmak istemiyorum düşündüklerim o kadar uzun boylu değil, hayat gibi kısacık . Furkan'la ( 4 yaşında) jelibon yiyip pepee izlemek yapılacak en güzel hareket bugün.
Sevgiler…